WİLLİAM GOLDİNG - SİNEKLERİN TANRISI




Kitaba başlarken düşündüğüm şeylerden ilki bunun basit bir şekilde ilerleyen sıkıcı, tahmin edilebilir bir kitap olduğu idi. Lakin kitap ilerlerken yaşadığım korku, hüzün ve insanlığın doğasına karşı duyduğum garip kin bazen kalbimin hızlanmasına neden oldu ve beni tamamen yanılttı.
İlk dikkatimi çeken, çocukların bir araya geldikten sonraki ilk işlerinin kendileri adına karar verecek bir otorite figürü seçmek olmasıydı ve gariptir ki en mantıklı seçim olan Domuzcuk, en güçlü aday olan Jack, yerine sırf elinde tuttuğu deniz kabuğunun güzelliği adına Ralph lider seçildi. Çünkü Ralph diğerlerinin sahip olmadığı bir şeye sahipti; “deniz kabuğu”. Bu bana, insanların akıllı seçim yapmak zorluğundansa gözlerinin beğendiği ve onları kayaya çağıran kişi, basit bir seçim olduğu için Ralph’ın şefliğe uygun görüldüğünü düşündürdü. Oysa ki şef olmaya en uygun kişi romanda “aklı ve bilgeliği” temsil eden Domuzcuk karakteriydi.
Domuzcuk görünüşü ve diğerlerinden farklı bir sınıftan olması gereğiyle hor görülüp dikkate alınmamasının yanı sıra onun mantıklı konuşmaları çocuklara zor ve sıkıcı geliyordu. Onun sözlerini dinlemek yerine oyun oynayabilir, avlanabilir ve bir şeyleri öldürebilirlerdi. Düşünmeksizin vahşiliğe kendini bırakmak lüksüne hangi insan karşı koyabilirdi ki?

Daha ilk demokrasi denemesinde dahi iki taraf –Ralph ve Jack- bir mücadele vermişlerdi ve kazanan Ralph rakibini memnun etmek adına ona bir görev verme gereksinimi duyaraktan aslında sanatla ilgilenen bir grup çocuk olmalarına rağmen, onları bu yeni ve acemi topluluğun koruyucuları –askerleri- ve avcıları yapmıştı.

Başlarda Ralph’ın kurtarılacaklarına dair söylemlerine öylesine güveniyorlardı ki sadece bu sözlerin telaffuz edilmesi dahi onları neşelendiriyordu. Çünkü insanlar duymak istedikleri şeyin söylenmesini isterler ve bunlara güvenirler.
Ralph, eserde “karizmatik lider” özelliği gösteriyordu. Küçük haylaz bir çocukken nasıl çocukluktan çıkıp gerçek bir lider gibi karar vermeye çalıştığını ve iktidar için en az yetişkinler kadar büyük bir hırs ve istekle mücadele edip gerçek bir lider gibi diğerlerinin iyiliğini gözettiğini görüyoruz oysa başlarda tek düşüncesi bu cennette eğlenmekten ibaretti.
Jack karakteriyse vahşi iç güdüleri temsil ediyordu. Jack, medeniyetten uzak, kuralların esnetilebilir ve bu yetişkinlerden arınmış adanın ona verdiği canlı bir şeyleri öldürebilme yetkisi sayesinde, adadan kurtulmak onun için göz ardı edilebilirdi. Orada olabildiğince uzun süre kalmak, daha çok şey öldürmek, daha güçlü ve saygın olmak, daha çok kanı ve vahşeti hissetmek istiyordu. Süperego bastırılmıştı ve idler özgür kalmıştı.
“Sanki iktidar bilekleri ile dirsekleri arasında kabaran kaslarına yerleşmişti. Sanki otorite, küçük bir maymun gibi omzuna tünemiş, kulağının dibinde geveze geveze konuşuyordu.” Bu cümleler gücün, yanlış ellerde insanın kendini nasıl ilahlaştıracağını gösteriyordu.
Jack ile Ralph arasındaki iktidar mücadelesinin temel sebebi farklı şeyler istemelerinden çok oyunu kendilerinin yönetmek istemesi olduğunu düşünüyorum. Tıpkı yetişkinler gibi onlarda her sözü dinlenilen, güçlü ve akıllı bir lider “şef” olmak, yönetmek ve yönetmenin verdiği doyumsuz hazzı tatmak istiyorlardı. İkisi farklı karakterlerde olmalarına karşı ikisi de hem iyi hem kötü, hem akıllı hem de aptaldı. Çocukların vatandaşları olduğu bu küçük uygarlıkta dahi en güçlü en cesur olanın liderliğe yakışacağı düşünülüyor bu yüzden itibarlarını ve saygınlıklarını kaybetmek istemeyen iktidar ve muhalefet sürekli çarpışıyor ve gerek çeneleriyle gerek kaslarıyla güç gösterileri yapıyordu. Çünkü ikisi de biliyordu ki toplumun gücü yadsınamaz ve her zaman toplumun desteğini alan kazanırdı.
Bu yüzden toplumun tümünü yanına alamayan Jack, iktidara gelemeyen ve uygun ortama sahip her ikinci güç gibi onu parçalamaya karar verirdi. Jack, çocukların korkularından beslenmektedir. Onlara korunma ve karın tokluğu vaat eder. Aç ve korkan insanların bu çağrıya karşı gelmeleri neredeyse imkansızdır.
Küçük çocukların korkularıyla başlayan bir hikayenin, bir mitin nasıl korku, çaresizlik ve yalnızlık duygusuyla harmanlanınca gerçekten görülmediği halde katıksız inanılan onun için armağanlar bırakılan bir gerçek haline getirilen canavar, şuan bile her kültürde var olan korku duyulup çekinilen hortlakların, öcülerin nasıl temellendirildiğini açıklar nitelikte.
Yalnız tek bir karakter “Simon” bu düşüncenin yanlışlığını ispatlamak istedi. Simon, eserde saf iyiliği temsil ediyordu. Hatta Simon’ın söylediklerinin gerçekliği kitapta açıkça serilmemiş olsa da dikkatle bakınca görülüyor. Diğerlerine belki de dünyanın en doğru sözünü söylemişti; “bizden başka canavar yok belki” demişti. Tek ve öldürülemez canavarın, insanın ta kendisi olduğunu söylemek istemişti. Sineklerin Tanrısının ona “Sen biliyordun değil mi, sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun” derken bundan bahsediyordu. Aslında onun her şeyin farkında olduğunu sezen Sineklerin Tanrısı, çocukların içindeki kötülüktü.
Simon’ın tam tersi bir karakter olan Roger ise saf kötülüktü. İlk başlarda yetişkinlerin toplumunun ona dayattığı kural ve yasaklardan ayrılması durumunda karşılaşacağı cezalardan çekinen Roger, bir süre sonra artık o cezalandırıcı toplumdan uzakta olduğu bilincine varınca ruhunun tüm çirkinliklerini özgürce ortaya serebildi.
Çocuklar dört tarafı okyanusla çevrili küçük bir cehennemden çok, aklı selimlik ve mantık ile idleri, insanlığa özgü vahşice istekleri arasında sıkışmışlardı. Ralph ve Jack bu iki tarafı temsil ediyordu.
Peki çocuklar akıl ve mantıktan nasıl uzaklaşmıştı? Onları delirten ada mıydı, özgürlük mü yoksa hepsi zaten deli miydi? Çocukların demokratik düzenden vazgeçip kabile düzenine dönmelerinin sebebi, vahşi olma özgürlüğünden başkası değildi. Onlar, boyadıkları yüzleri ve ellerindeki mızraklarıyla korkusuzdular, utanmazdılar, limitsizdiler.
Beni düşündüren ise, Ralph, Domuzcuk ve ikizlerin kabileye dahil olmak istememelerinin asıl sebebi sırf iktidar olma isteği olamazdı. Onlarda bu çılgınlığa dahil olup en azından yalnızlıktan uzak bir kalabalığın içinde güvende olmak isteğindeydiler. Yalnızca onlar o vahşi dans esnasında gerçekleşen cinayetin farkındaydılar. Bu dans esnasında olanlar ise korkunun saldırganlık yarattığını gösterir. Pekala her şeye rağmen onlarla bir olabilirlerdi ancak topluluk deliyse doğru olan delirmek midir?
Ne çok şeye muhtaç insanoğlu. Işığa, ateşe, güvende olmaya… Ama en çokta ışığa muhtaç. Çünkü gözler görmeyince tüm çirkinler meşru oluyor. Gizlemesi gerekmediği sürece, ayıplanmadığı sürece bu çirkinliklerden utanç duymuyor insanlar.
Sineklerin Tanrısı okunması kesinlikle tavsiye edilenler listemizde!

#end

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz başarıyla gönderilmiştir, yayınlandıktan sonra sayfamızda yayınlanacaktır.